M. Es’ad Erbilî (k.s.)

M. Es’ad Erbilî (k.s.)
MUHAMMED ES’AD ERBÎLÎ (K.S)
TAKDİM

           Bir devirdi… Milli ruhun künde üstüne künde yediği bir devirdi. “Ahirzaman mevsim-i elimanesi”’nin en sert kışları yaşanıyordu. O günleri yaşamayan bizler elimizdeki nimetleri hovardaca harcayabiliyoruz maalesef. Bir büyüğümüzün dediği gibi, “Siz kış bilmediniz, kar kış görmediniz. Fırtına nedir onu yaşamadınız. Evinize girdiğiniz zaman hiçbir zaman dışarıya çıkma endişesini omzunuzda taşımadınız. Dışarda endişesiz dolaşırken evinize gireceğiniz zaman yine endişe içinde değildiniz. Hep bahar yamaçlarında dolaştınız. Bu bakımdan da kışın şiddetini, hiddetini, öfkesini çok iyi bilemeyebilirsiniz. Beni mazur görün; “bilemeye bilirsiniz” derken size cehalet ittihaz etmiş bulunuyorum. Ama bunu anlamayabilirsiniz”

          İşte böyle bir boranın ortalığı kavurduğu bir gün şehid olmuştu Erbilli Esad Efendi…Gönüllerimizde bir yad-ı cemil bırakarak…Ruhu şad olsun…

HAYATI

Muhammed Es’ad Erbîlî Hazretleri 1264/1847 yılında Musul’un Erbil kasabasında doğdu. Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil’de bulunan Halidî tekkesi şeyhi M. Said Efendi’dir. Babası tarafından dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlânâ Halid-i Bağdadî’nin Erbil’de yaptırdığı tekkeye tayin ettiği halifesidir.

Es’ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr’de ikmal ettikten sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevî bir işaretle Nakşî-Hâlidî şeyhi Tâhâ’l-Harîri’ye intisab etti. Beş yılda seyr ü sülûkunu ikmal ile hilafet aldı. 1292/1875 yılında Hicaz’a gitti.

Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul’a geldi. İstanbul’da önceleri Salkımsöğüt’te Beşirağa Dergâhında misafir olarak kaldı. Muhib ve ziyaretçilerinin sayısı artınca buradan ayrılarak Bayezid-Parmakkapı’da Makasçılar içinde bulunan camiinin müezzin odasına yerleşti. Fatih Camii’nde Hafız Divanı ile Mevlânâ Camii‘nin Hüccetü’l-Esrâr adlı eserlerini okuttu. Onun bu derslerine ilim ve irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Hoca Yekta Efendi ve benzeri âlimler onu bu derslerinden tanıyarak intisab ettiler.

Kelâmi Dergâhı Şeyhliği

Kısa zamanda ünü İstanbul’u tuttu ve Abdülhamid Han‘ın damadı olan Dervişpaşazâde Halid Paşa kendisini saraya davet ederek ondan bir buçuk sene kadar Arapça ve dinî ilimleri tahsil etti. İkinci Abdülhamid Han tarafından da Meclis-i Meşâyih Âzâlığı‘na tayin olundu. Toplantı günleri meclise, ders günleri Fatih Camii’ne, ara sıra saraya giderdi.

Bu arada evini Bayezid Camii imâretinin kapısı üstündeki odalardan meydana nâzır olan kısma nakletti. Ayrıca kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşîhat’a müracaat etti. Fındıkzade Macuncu civarında Şehremini Odabaşı semtindeki Kelamî DergÂhı şeyhliği münhal bulunuyordu. Burası Kâdirî tekkesi olduğundan tayin için Kadiri icazetnâmesi gerekiyordu. Es’ad Efendi 1303/1883 tarihinde Abdülkadir Geylani ahfadından Abdülhamid er-Rifkâhi‘den aldığı Kâdirî icazetnâmeyi ibraz ile bu tekkeye tayin olundu. Burada müntesiblerine önce oturarak ve Kâdirî evradı okuyarak Kâdirî âyini, sonra da Nakşî usûlünce hatm-i hacegân yaptırdı. Ancak Nakşî tarîkatında sohbet esas olduğundan Cuma günleri de zikirden evvel ‘‘Esrâr-ı Aşk ve Muhabbete Dair” sohbet ederdi. Es’ad Efendi bir ara Halıcılar’da bulunan Feyzullah Efendi Dergâhı’na da devam etti.

Esad Efendi‘nin İstanbul’da Kelamî Dergâhı’ndaki halesi özellikle meşrutiyet sonrası alabildiğince parladı. Toplumun her kesimini kuşatan bir mektep vazifesi gördü. Carl Wett hatıralarında bu durumu şöyle anlatıyor: “Tarikat bütün sosyal tabakaları kucaklıyordu. Gelenlerin arasında yüksek idareciler ve zabitlerden tutun da, halkın her sınıfından insan vardı.”

Yüksek rütbeli subaylar, memurlar ve zenginler, eski ve solmuş elbiseler giyen yoksullarla gerçek bir kardeşlik havası içinde diz dize oturmakta idiler.”

Bu cennet misal irşad merkezi o zamanlar İstanbul’un tanınmış bir çok simasının da her daim uğrağı olmuştur. Bediüzzaman, Babanzade Ahmed Naim, Mehmed Ali Ayni, Mahmud Muhtar paşa, Mehmed Akif bey gibi…

Merhume Münevver Ayaşlı hanım “İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim” adlı eserinde Ahmed Naim beyin alakasına şöyle ışık tutar; “Bir de Naim bey hakkında bildiğim, Menemen’de şehid edilen Şeyh Esad efendi hazretleri ile görüştükleri, kendisini sık sık ziyarete gittikleridir.”

Bediüzzaman hazretlerinin de sık sık Es’ad Efendi‘yi ziyaret ettiğini görüyoruz. Burada kısaca bir hatırayı nakledelim. Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Abdurrahman Cerrahoğlu Bey bir ziyaretinde Üstad’ın kendisine şöyle dediğini naklediyor: “Bundan kırk yıl kadar evvel Şeyh Es’ad Efendi kardeşim bana geldi. “Kardeşim Said, tuttuğun bu yolu tarikatla birlikte devam edersen zamanın imam veya reisi olursun’ dedi.”Cevaben dedim: ‘Kardeşim, öyle bir zaman gelecek ki, iman adet kabilinden sallantıda olacak. Biz-tarikat bir tarafa-hepimiz bugünden tezi yok imanî hüccetlerin gönüllerde yerleşmesi için birleşirsek, o zaman en faydalı, en lüzumlu vazifemizi yerine getirmiş oluruz.’

Devrin padişahı Sultan Reşad‘ın Es’ad Efendi’ye hususi bir sevgisi varmış. Kastamonu ulemasından Mehmed Feyzi efendi, hocası Ömer Aköz hocaefendiden naklen şöyle bir hatıra naklediyor: “Bir gün kendilerine(Es’ad Efendi’ye) bir cübbe hediye etmişler. Gönderdiği şahsa “Cübbeyi giyerken ne dua ederse, onu yaz, getir” diye emir buyurmuşlar. O duayı elbisesinin göğüs kısmının içine diktirmişler. ”

Es’ad Efendi kendisiyle mülakat yapan Carl Wett‘e Dergahın hizmet metodunu şöyle anlatmış: “Bu tekkede bizim takip ettiğimiz yol Nakşibendi ve Kadiri tarikatları olarak bilinen iki tarikatın arasında bir yoldur. Ve bu dergah Arabistanlı Şeyh Kelamî tarafından tesis olunduğundan bulunduğumuz yere Kelamî Dergâhı adı verilmiştir.”

Carl Wett dergahın insanı asude bir iklime götüren nurani havası için şunları da yazmakta hatıralarında: “Tekkede on üçüncü günümde Deniz Harp akademisinden emekli olmuş bir profesör ile görüştüm. Şeyh efendiyi ziyarete gelmişti. Çok kibar ve insana güven telkin eden bir zattı. Esasen tekkede herkes insanda bu hisleri uyandırıyordu. Burada kaldığım müddet içinde münakaşa ve en ufak bir sert konuşmaya rastlamadım.Bu hal, Şeyh efendiye duyulan derin hürmet hissinden doğuyordu. Bu öyle derin bir saygı idi ki, onu huzurunda herkes alçak sesle konuşur, ayak parmaklarının ucuna basarak yürürdü.”

Carl Wett‘in Kelamî Dergâhı’nda kaldığı süre içinde milletimize karşı kalbinde uyanan intiba da ne kadar etkileyici: “Bu saygıya layık Türk halkına Avrupa’da ne kadar zalimce muameleler yapılmıştı. Afrika’daki zengin topraklarını ve Akdenizin doğu kıyılarını ele geçirmek için Türklerin zalimliği ve barbarlığı hakkında en adi iftiralarda bulunulmuştu. Bunu yapan büyük devletlerdi. Ermeniler ve Yunanlılara yapıldığına dair herkesin kandığı katliam raporları hala canlı bir şekilde hatırımdadır. Türklerin en sulhsever ve en dost insanlar olduğunu söylersem, hiç de mübalağa etmiş sayılmam.”

Bu sevgi halesi sadece Anadolu ile sınırlı kalmaz. Çevre ülkelere de bir kor halinde düşer. Yine Carl Wett’den dinleyelim: “Şeyh efendi ile konuşmamızda kendisine tarikatın yaygınlık durumunu sordum. Anadolu, Bulgaristan, Bosna ve Arnavutluk içinde dağılmış halde kırk kadar halifesi ve yüz binden fazla müridinin olduğunu söyledi.”

Es’ad Efendi‘nin halifeleri arasında en meşhuru Adanalı Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi hazretleridir.

Tabii bu kadar canlı bir alakalılar halkası ne kadar samimi olursa olsun, iktidarı elinde tutan güç odakları için hep kuşkuyla bakıla gelen bir mesele olmuştur. “Acaba şeyhlik postundan şahlık tahtına geçer mi?” türünden kuruntulardır bunlar.. Nitekim Efendi’nin gerek Sultan Abdülhamid devrinde nefyi, gerekse tek parti iktidarı zamanında baş hedef haline gelmesinde bu hususu da dikkate almak gerekmektedir. Popülerlik, gözde olmak, sayı çokluğu ve şâşâ tahrik unsurudur aynı zamanda…

İstanbul’a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlâk gibi çeşitli konulardaki hâdislerden derlediği Kenzü’l-İrfan adlı eserini neşretti. Onun  bu eseri büyük hüsn-i kabûle mazhar oldu.

Bu esere nazmen bir takriz yazan zamanın Erkan-ı Harbiye reisi Ahmed Muhtar Paşa Esad Efendi’yi şöyle tavsif ediyor:

“Mürşid-i Ruşen güher, allame-i ulvi nazar,
Şeyh-i Bostan-ı Siyer, minhac-ı Hakka pişuva
Hazret-i Esad efendi ki, uluvv-i şanını,
Daniş-u irfanını tasdik eder ehl-i nuha”

1316/1900 yılında Abdülhamid Han tarafından bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil’de ikâmete me’mur edildi. Sultanın meşhur vehmi tahrik ettirilerek gerçekleşen bu sürgünün açıklamasında ise “sıla-i rahm” deniyordu.

Erbil’de saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa ettirilen tekkede Meşrûtiyetin ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu. Mektûbât adlı eserindeki mektuplarının ekserisini bu esnâda Erbil’deki muhîb ve müridânıyla haberleşmesi teşkil eder.

İstanbul’a İkinci Gelişi

Es’ad Efendi 1330/1914 yılında önce Meclis-i Meşâyih azası, sonra da reisi oldu. Meclis-i Meşâyih reisliği zamanında tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin tayini ile şeyh evlâdının en iyi şekilde yetiştirilmelerini temin istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad‘ın sevgisini kazanan Es’ad Efendi, aynı yıl ”sürre emîni” olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında Meclis-i Meşâyih reisliğinden istifa etti.

Es’ad Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden İstanbul, Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan’da binlerce müntesibi vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) tekkelerin kapatılmasından önce İstanbul’a gelen ve Kelamî Dergâhı‘nda on beş gün misafir kalan Danimarkalı araştırmacı Carl Wett‘in anlattıklarından onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pek çok itibarlı kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır.

Edebî Şahsiyeti

Ana dili Türkçe olmakla beraber kuvvetli Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna delildir. Es’ad Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufî halk edebiyatından ziyade divan edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmıştır. Onun Türkçe’yi kullanmaktaki liyâkati ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir:”Es’ad Efendi‘nin Kenzü’l-İrfan isimli eserinde aslî metne ve Osmanlıca’ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahade ettiğimizi belirtmek borcundayız…” ”Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es’ad Efendi’nin ince bir hassasiyet ve şiir kabiliyetine malîk bulunduklarına işarettir…” (Son Devrin Din Mazlumları, s. 169-170)

M. Es’ad Erbili, meşayih ulemasından olması sebebiyle daha sağlığında büyük bir üne ve halk tarafından hüsn-ü kabûle mazhar olmuştur. Nitekim onun yakınlarından bir meczûb derviş, daha Erbil’de iken şöyle bir rüya görür:”Es’ad Efendi’nin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzere, Erbil’den Balkanlara kadar olan geniş bölgeyi ihata etmektedir.” Önce bir rüyadan ibaret olan bu hâl, elli sene sonra hakikat olmuş ve Es’ad Efendi‘nin Anadolu’dan Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan’a kadar uzanan alanda pek çok müridi bulunmuştur.

Es’ad Efendi, Muhammedî meşrebde, isâr ve infak doygunluğunda bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları söylemişti:”İntisabımın ilk yıllarında gönlüme, ‘Ya Rabbi! Huzur-u İlahiyye’den çıplak olarak geleyim. Şâyân-ı kabul amelim varsa onları günahkâr kullarına bağışlayayım’ şeklinde bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.”

Es’ad Efendi diyor ki: ”İki mesele hakkında şüphem vardı. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin Mektûbât’ını okuyunca bu şüphelerim zail oldu:

1. Tarîkatta asıl olan tam anlamıyla sünnete bağlanmak olduğuna göre, bazı tarîkatlarda riyâzat yapmadan mânevî yükseliş nasıl olabilir?

Bu sorunun cevabını İmam Rabbanî‘nin Mektûbât‘ında buldum: ”Mide, temiz ve helal yiyecekle doyarsa fikirde havâtır olmaz. Zikir, fikir; rahat ve huzurlu olur. Fakat nefsin hakkı verilmezse huzura manî olabilir.”

2. ”Fenâ-yı kalbden sonra kalbe havâtır nasıl gelebilir?

Bunun cevabını da, ”Kalb fenâ bulduktan sonra kalbe gelen havâtır kalbe zarar vermez, aksine kalb vazifesini yapmaya devam eder.” hükmünde buldum.

Es’ad Efendi‘nin nazarı keskin, sohbeti etkileyici idi. İhvân ve halifelerinden de teveccüh ve nazarı keskin insanlar vardı. Nitekim Es’ad Efendi, Erbil’de ziyaret maksadıyla bulunduğu sırada çevre köy ve kasabalardan ihvânı akın akın gelirler. Gelenler arasındaki bir genç Es’ad Efendi’nin yanına sokulur. Efendi Hazretleri ona: ”Okuma yazma bilip bilmediğini, tarîkata girip girmediğini” sorar. O da şöyle cevap verir.

”Okumam yok. Henüz tarîk de almadım. Köyümüzden bir kızı sevmiştim. Babasından istettim, vermediler. Muhtar beni askere gönderdi. Ben askerde iken o kızı oğluna almış. Şimdi ben onlardan birini öldürüp intikamımı almadıkça tarîkata girmeyeceğim.”

Es’ad Efendi, gencin söylediklerine hayretle, ”Ya öyle mi?” diye mukabele etti. Bu arada halifelerinden Şemseddin Efendi’ye bu gençle meşgul olmasını işaret etti ve abdest tazelemek için dışarı çıktı. Dönüşünde bu genci değneğini at yapmış koşarken gördü. O haliyle biraz koştuktan sonra kalabalığı yararak geldi. Şemseddin Efendi’nin teveccühüyle önce meczub bir tavır sergileyen bu delikanlı daha sonra Es’ad Efendi’ye gelip: ” Bana tarik ver.” dedi. Es’ad Efendi:

”Hani sen adam öldürecektin?” dedi. Genç, ”O hâl geçti.” karşılığını verdi. Tekrar tarîk isteyince Es’ad Efendi, ”Senin şeyhin Şemseddin Efendi’dir.” dedi. Fakat o genç: ”Hayır, hayır o değil, ben biliyorum, sensin.” karşılığını verdi. Es’ad Efendi, bununla birlikte meczub tabiatlı olmaktan çok, temkin ehli olmayı tavsiye eder, ”Bize serinkanlı insan lazım.” derdi.

Es’ad Efendi, İbn Arabi’yi çok sevdiği ve vahdet-i vucûd fikrine kâil olduğu halde bu düşüncenin ”ittihad ve hulûl” şeklinde anlaşılmasından son derece tedirgin olmaktadır. Nitekim ”Her nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (Hadid, 57/4) âyetinin tefsirinde der ki: ”Âyet-i kerîmedeki bu beraberlik zata ve zamana müteallik bir beraberlik olmadığı gibi hulûl ve ittihad yoluyla da değildir. Aksine bütün zuhur mahallerinden şimşek ziyâsı gibi, sadece zuhur ve huzur suretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün işlerimizi ve her hâlimizi bilmekte, görmekte, ve vâkıf bulunmaktadır. Göklerde ve yerde mevcud bulunan her şey, O’nun kendi mülküdür. Herkese iyi veya kötü ameline göre karşılık vermek O’nun hakkıdır. Bu âyet-i celîleyi bildikten sonra haktan birinin yanında çirkin bir fiili yapmaya cesaret edemeyenlerin Yüce Mevlâ’nın huzurunda ne cesaretle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri hayret verici bir husustur. Acaba bu gibilere akıllı denilebilir mi?”

ŞEMAİL VE AHLAKI

Es’ad Efendi, uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, sürme gözlü, şişmana yakın cüsseli, esmer tenli, heybetli, güler yüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zât idi. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zâtı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.

1925’te kendisini dergahında ziyaret eden ve bir müddet burada kalan Danimarkalı yazar Carl Wett hatıralarında Esad efendiyi şöyle anlatıyor: “Uzun beyaz sakalı, nurlu yüzü, tatlı ve yumuşak bakışlı siyah gözleriyle seksen yaşından çok daha genç gösteren Şeyh efendi, bu haliyle insanda saygı uyandırıyordu.”

Es’ad Efendi, Muhammedi meşrebde, isâr ve infak doygunluğunda bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları söylemişti: “İntisabımın ilk yıllarında gönlüme; Yâ Rabbi, huzuru ilahiyene çıplak olarak geleyim. Şayan-ı kabul amelim varsa onları günahkar kullarına bağışlayayım.” şeklinde bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.”

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Es’ad Efendi iyi bir âlim olduğu kadar aynı zamanda usta bir şairdi. Nitekim onun divanından sunacağımız iki şiiri onun duygu ve aşk yüklü dünyasının mahir sanatıyla terennümüdür. Aynı zamanda ikinci şiirindeki: ‘2 Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasleylemek.” mısrası da kendisinin şehid olacağını sezip önceden haber vermesi şeklinde bir keramet olarak değerlendirilmektedir.

Es’ad Erbili hazretleri aynı zaman da bir edip ve şairdi. Ana dili Türkçe olmakla beraber Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Türkçe’yi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf Bey’in ifadesiyle “selîka-ı kalemiyyesi ve tarz-ı mânâdaki tevcihi kendisine sahife-i edebiyatta sernâme-i mübâhât eyleyecek derecededir.”

Es’âd Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufî halk edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. O’nun Türkçe’yi kullanmaktaki liyakatı ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir. “Es’âd Efendi’nin Kenzü’l-İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca’ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız…”

Esad Efendi’nin şiirlerini topladığı Divanı da diğer eserleri gibi Erkam yayınları tarafından neşredilmiştir. “Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es’âd Efendi’nin ince bir hassasiyet ve şiir kâbiliyetine malik bulunduklarına işaret…” diyor merhum Necip FazılCarl Wett de şunları söylemektedir: “Şeyh Muhammed Es’ad Efendi çeşitli dini konularda kitaplar yazmıştı ve nazımda Arapça, Farsça ve Türkçe güzel şiirler yazacak kadar mahir bir zattı.” Divan’da Arapça ve Kürtçe birer şiir de bulunmaktadır.

İşte en meşhur şiirlerinden birkaç demet:
“Tecella-yı Cemalinden Habibim nevbahar ateş.
Gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, hak-u har ateş.

Şua-ı afitabındır yakan bilcümle uşşakı.
Dil ateş, sine ateş, hem du çeşm-i eşkibar ateş.

Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasletmek.
Ceset ateş, kefen ateş, hem ab-ı hoşgüvar ateş”

Ey gönül aldanma yarın ahdine, peymanına.
İtimat etmek hatadır lütfuna, ihsanına.
Sadık isen kıl tahammül cevrine, payanına.
Aşık olur kim, kılar canın feda cananına
Meyl-i canan etmesin, her kim ki kıymaz canına.”

Gördükçe hal-i zarını Mahbub eder ihsan sana
Terket heva-yı ıyşını, lütfeylesin canan sana
Sarf etme zayi vaktini, vermez şifa seyran sana.
Ey derde derman isteyen, yetmez mi dert, derman sana.
Ey rahat-ı can isteyen, kurban olan candır sana.”

Gönül nûr-i Cemâlinden Habîbim bir ziyâ ister
Gözüm hâk-i rihenden ey tabîbim tûtiya ister

Safâ-yı sîneme zulmet veren jeng-i günahımdır
Aman ey kân-ı ihsan zulmet-i kalbim cila ister

Yetiş imdada ey Şah-ı Risalet ruz-i mahşerde
Ki, derd-i bi deva-yı masiyet senden şifa ister.

Ne âb-ı dîdeden râhat ne âh-ı sîneden imdâd
Benim bâr-ı günahım lütf-ü şâh-ı enbiya ister.

Sarıldım dâmen-i ihsanına ey şâfi-yi ümmet
Dahîlek ya Muhammed hasta canım bir deva ister

Gül-i ruhsârına meftun olanlar şüphesiz sensiz
Ne mülk ü câh ister ne de zevk ü safâ ister

N’ola bir kere şâd olsun Cemâl-i bâ-kemâlinle

Ki kemter bendeniz Es’ad sana olmak feda ister

[Sevgilim! Gönlüm senin güzelliğinin nûrundan bir ışık ister.
Ey Tabibim! Gözüm senin yolunun toprağından sürme ister.

Sînemin, kalbimin safasına zulmet veren, onun berraklığını bozan günahımın pasıdır.
Aman ey ihsan kaynağı, kalbimin karanlığı cila ister.

Ey Risâlet Şâhı! Kıyamet gününde imdada yetiş ki devasız itaatsızlık derdi, senden şifa ister

Ne gözyaşından rahat, ne âh-ı sineden (gönülden yapılan duadan) yardım var.
Benim günah yüküm nebiler şahının lütfunu ister.

Ey ümmetin şifa kaynağı! Senin ihsan eteğine sarıldım. Ey Muhammed! Sana sığınırım, hasta canım bir deva ister.

Senin gül yüzüne meftûn (aşık) olanlar, şüphe yok ki sensiz ne mal, mülk ve mevki, ne de zevk ü safa isterler.

Sana fedâ olmak isteyen kıymetsiz kulun Es’ad, Sen’i bir kere görse ve mükemmel güzelliğinle bir kere sevinse ne olur?]

FİKİRLERİNDEN BİR DEMET

Tarikat erbabından bir zata müracaattan maksat yalnız zikir telkini değil, sâlikin kabiliyet toprağına ilahi marifet tohumlarının ekilmesidir. Zira zikir telkini tasavvufi kitapların mütalaası ile de elde edilir. (4. Mektup) Es’ad Efendi bir şiirinde de bu mevzuya şöyle değinir:

“Dergah-ı Pir-i muganda hak-i pay ol Es’ada.
Ol zaman anlarsın rütbe-i bâlâ nedir.”

(Ey Es’ad! Gerçek ve hakiki mürşidin dergahında ayağının toprağı olursan ancak o zaman en yüce rütbenin ne olduğunu anlarsın.)

Namazın başından sonuna kadar huzur ve huşuyu muhafaza etmek evliyanın büyüklerinin ancak güçlükle muktedir olabileceği meselelerden olduğundan avam için ise, kolay olmadığı açıktır. Şu kadar var ki, namazın herhangi bir rüknünde olursa olsun namaz kılan için o nispette kabul ümidi şüphesizdir. Binaenaleyh namaz kılanlar huzur için mümkün olduğu kadar çalışıp gayret göstermelidirler.”(10. Mektup)

Ağlamayı hafif görüp geçmeyelim. Dünyanın servet ve nimetinin çabucak yol olması ve neticesinin tehlikesi apaşikâr olduğu kadar (Allah aşkı ve korkusundan)ağlamanın da keramet, selamet, saadet ve gelecekteki rahatı da açıktır.(59. Mektup)

Muhterem Ali Ramazan Dinç Efendi‘nin nakline göre, Esad Efendi, kalbin gaflet bağlamasının başlıca üç sebebini saymıştır.

1- Şer’i emirlere, edeplere riayetsizlik(Faizli muameleler, yalan, gıybet, dedikodu, banyoda göbek ile diz kapağı arasını örtmeme, yatma halinde edebe riayetsizlik gibi şeyler.)
2- Islahı için hariç, gönüllü olarak, gafil, kalbi isyanlarla siyahlaşan insanlarla oturup kalkmak, gülüp eğlenmek.
3- Dünyanın israf kabilinden olan süsüne püsüne itibar etmek.

Esad Efendi, Kenzü’l-İrfan‘da, bir hadis-i şerifin izahında özürsüz namaz cemaatini terk etmenin
1- Yangın
2- Deprem
3- Sel felaketi gibi tabii bir afetin gelmesine vesile olabileceğini bildirmekte

ESERLERİ
1- Mektubat: Çeşitli dost ve müridlerine yazdığı mektuplardan ibarettir. Genelde tasavvufi meseleleri işlemektedir. 23.10.2003’te Mehmed Kırkıncı bir soru münasebetiyle Esad Efendi hakkında şunları söylemişti: “Mektubat’ı var. Çok enteresan bir eser. Hem ilmi var, hem maneviyatı var, okudum Mektubatını…”

2- Kenzü’l-İrfan: 1001 hadis-i şerif tercemesidir.

3- Divan: Türkçe ve Farsça şiirlerini topladığı eserdir.

4- Tevhid risalesi: Evhuddin Balyuni’ye ait eserin tercüme ve izahıdır.

5- Fatiha-i şerife tercemesi: Fatiha suresinin muhtasar bir yorumudur.

6- Risale-i Esadiyye; Tasavvuf konularını işleyen küçük bir eser.

 ES‘AD-I ERBİLÎ HAZRETLERİNİN HAYAT KRONOLOJİSİ
1847 doğumu Musul Erbil.

1870 senesinde Davud Efendi’den icâzet, (23 yaşında).
1870’de Taha el-Harirî’den manevi ders alır (23 yaşında).
1873’te evlenir.
1874’te Erbil’de oğlu Mehmed Ali Efendi (ks) dünyaya gelir.
1875’te Es‘ad Efendi seyr u sülukunu 5 yılda tamamlar, Nakşî icazetnamesini alır (28 yaşında).
1875 yılında şeyhi Taha el-Harirî vefat eder. (Taha el-Harirî’nin doğumu 1803’tür.)
1875 Es‘ad Efendi vefat eden şeyhinin yerine geçer (28 yaşında).
1875 Hac vazifesini yerine getirir.
1875 Hac dönüşü İstanbul’a yerleşir (28 yaşında).
1875 Cağaloğlu Salkımsöğüt Beşirağa Dergâhına yerleşir.
1880 Fatih Camiinde Hâfız Divânı ve Molla Câ­mi’nin Lüccetü’l-Esrâr isimli eserlerini okutur.
1883 Kadirî şeyhi Abdulhamid er-Rıfkanî’den Kadirî icazeti alarak Kelâmî Dergâhına şeyh olarak tayin edilir.
1885-1890 Arasında ayrıca Fatih’te Feyzullah Efendi Dergâhına da devam eder.
1885-1890 Meclis-i Meşâyıh azası olur, sonra Meclis-i Meşâyıh reisi olur.
1889’da Kenzü’l-İrfân adlı hadis mecmuasını neşreder.
1893 (11 Ağustos) Kaside-i Münferice Tercü­me­si’ni yayınlar.
1900 senesinde Abdülhamid tarafından Erbil’e gönderilir.
1900 Erbil’de Türk Muhibleri Cemiyeti (Türkleri Sevenler Derneği) kurar, İngilizlere karşı mücadele eder.
1900-1908 yılları arasında bir müridinin yaptırdığı tekkede Erbil’de irşâd çalışmasını yürütür.
1908 senesinde Meşruiyet’in ilanıyla İstanbul’a geri döner.
1908-09 Kelâmî Dergâhını yıkıp yeniden inşa ederek genişletir.
1909’da Kenzü’l-İrfân’ın ikinci neşrini yapar.
10 Mart 1909 tarihinde Tasavvuf Mecmuasını neşreder.
13 Nisan 1909’daki 31 Mart Vakası günü tekkesinde zikir çektiriyordu.
1909 Abdulhamid-i Sanî tahttan indirilir.
1909 Mayıs tarihinde Cemiyet-i Sufiyye’yi kurar. Bu cemiyetin kuruluş çalışmaları Kelâmî Dergâhında yürütülür.
1909’da Cemiyet-i Sufîyye’nin ikinci başkanı olur. Şeyhül’l-İslam Musa Kazım Efendi birinci başkanıdır.
1914 senesinde Sultan Reşat tarafından Sürre Emini olarak Hacca gönderilir. (66 yaşında)
1914 senesinde önce Meclis-i Meşâyıh azası, daha sonra Elif Efendi’nin istifasıyla Meclis-i Meşâyıh reisi olur. Reislik maaşı 1000 kuruştur.
1915’te Üsküdar Çiçekçi’deki Nakşî Selimiye Dergâhının şeyhliğini üzerine alır, oğlu Mehmed Ali Efendi’yi vekâleten bu dergâhın şeyhliğine tayin ettirir.4
1915 senesinde Meclis-i Meşâyıh reisliğinden istifa eder.
1915 senesinde oğlu Mehmed Ali Efendi Haseki Bayrampaşa’da Basamağ-ı Şerif veya diğer ismiyle Baba Efendi Dergâh postnişini olur.5
1918’de Muhyiddin-i Arabî’ye atfedilen Risâle-i Ehadiyye Tercüme ve Şerhi’ni yayınlar.
1918’de Divân’ını neşreder.
1919’da Mektubât’ı ilk kez yayınlar.
1922’de Mektubât’ı ikinci defa neşreder.
1922’de ilk defa Risâle-i Es‘adiyye’yi yayınlar.
1924’te Risâle-i Es‘adiyye’yi ikinci defa neşreder.
1925 Mayısında Carl Vett Kelâmî Dergâhına gelir, on beş gün misafir olur.
1925 Kasımda tekkeler kapanır, Erenköy Kaz­as­ker’de inzivaya çekilir.
1927’de Fatiha-i Şerif Tercümesi’ni neşreder.
1928 yılında Şeyh Said isyanını durdurmak üzere iki halifesini gönderir. Ancak ikisi de şehid olur.
1925-29 arası Erenköy Ziya Paşa Köşkünde bir müddet kirada oturur.
1929 yılında Erbil’deki emlakini satarak Erenköy Kazasker’deki Şevki Paşa köşkünü, o zamanın parasıyla 2000 liraya satın alır.

18 Temmuz 1930’da “Erenköy’de Bir Dedikodu” başlığı altında Es‘ad Efendi’nin fotoğrafıyla birlikte o zamanki Vakit Gazetesi’nde Efendi’ye iftiralarla dolu bir haber yayınlanır. Polis Es‘ad Efendi’yi takibe alır. Ancak 9 Şubat 1931’de Polis Müdürlüğü tarafından bu haber tekzib edilir.

23 Aralık 1930 Menemen hadisesi vuku bulur.

3 Mart 1931’de vefat eder.
1963 yılında mezarı tesbit edilir.